• 6/11/2009 - ALLAH DİLEMEDİKÇE SİZ DİLEYEMEZSİNİZ
Kutlu kelâmımız Kur'ân'ı Azmüşşan da “O (Kur’ân) başka değil katıksız bir zikirdir. Akıllı âlemler için. Özellikle içinizden doğru yolda olmak, dileyenler için.” buyurulmuştur.
Yüceler Yücesi Rabbimiz hiç unutulmaması gereken bir öğüt, bir hatırlatma olarak doğru yolda olmak isteyenlere doğru yolu öğütlemektedir. Zaten bu yolda olmak istemeyenlerin ise öğütten hoşlanmayacakları bilindiği için bu hatırlatma ancak akıllı olanlaradır. Öncelikle bütün akıl sahiplerine yönlendirilmiş olan bu âyet özellikle de doğru yolda olmayı dileyenlere yöneltilmişitir. İstemeyenler içinse madalyonun diğer yüzü olarak “Bu zalimlerin ancak görecekleri zararı artmış olur”buyrulduğu gibi, bir başka âyette ”Bu Kur’an kâfirin küfrünü artırırken Mü’minin imanını artırır”buyrularak kişilerin hayrı kazanmaları için îman etmiş olarak, azîm ve irâdelerini hakka ve hayra yöneltmeleri şarttır, farzdır. Ancak bununlada iş bitmiş olmaz. Bu da başarı için yeterli bir sebeb değildir. “Her insanın ettiğini boynuna taktık”Âyetinin ifade ettiği manaya göre her insanın sorumluluğu itibariyle mukadderatı kendi dilemesine bağlanarak kendi boynuna geçirilmiş olmakla, o mukadderâtın da bütün illet ve sebepleri insanların dilemesinden ibaret ve bu mânada başarı da insanın kendisine verilmiş sanılmamalıdır.
Evet, zikirden faydalanma hükmü, insanın doğruyu, iyiyi dilemesine bağlanmış olmakla beraber, insan kendi işinin mutlak hâkimi değildir. Zira “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”Dolayısıyla, Ey insanlar! siz o doğru yolda olmayı başka bir sebep ve suretle dilemiyorsunuz, ancak Allah’ın onu dilemesi ile diliyorsunuz. Yani onu sizin dilemenizi dilemesi, irade etmenizi irade etmesiyle diliyorsunuz. O halde doğru yolda olmayı başaranlar başarıyı kendilerinden bilmemeli, bunu Allah’ın bir lütfu ve ikrâmı olarak bilmelidirler. Çünkü âlemlerin Rabbi mülkünde bir şeyin olmasını istemedikçe hiçbir şey olmaz. Bazen de Allah kulun irâde etmesini dilemekle beraber onun murâdını da irâde etmiş olmayabilir. Yani insan bir şeyi ister, irâde eder ama murâdını elde edemeyebilir. Yine niceleri doğru yolda olmak ister ama tâbiri câizse başı döner, düşer. O halde Allah onun irâde etmesini irâde etmiş ama irâde ettiği şeyin meydana gelmesini irâde etmemiştir. Dolayısıyla Allah’ın dilemesi, istenilen şeyin olmasını gerekli kılarken insanın dilemesi onun olmasını gerektirici değildir.
Onun için insanların kendi tercihlerini kullanarak yapmış oldukları fiillerde ne sırf cebir, ne de sırf serbest bırakma vardır. Bilakis, sırf cebir olan birçok fiil bulunmasına rağmen sırf serbestlik yoktur. Zira “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Onlar için ise seçme hakkı yoktur. İyi bilin ki, yaratmak ve emretmek O’na mahsustur. O âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.”
Yüceler Yücesi Rabbimiz, Habibi Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ve bu mübarek cuma günü yüzü suyu hürmetine cümlemizi lütuf ve keremleri ile her türlü hayırından zengin kılsın. Yolunda dosdoğru bir istikamette olabilmeği, ikrâm ve ihsanlarının en güzeliyle nasip ve müyesser eylesin. (Âmin)
İnsanlar bedenlerinde olduğu gibi duyu ve duygularında da farklı, farklı yaratıldıklarından zaman ve zemin içinde değişik duygular içindedirler. Biliyoruz ki Peygamberimiz Aleyhisselâm“insanlar madenler gibidir” buyurmuşlardır. Kimisi sert,kimisi yumuşak, bazısı soğuk, bazısı sıcaktır. Bazen hareketli, bazen durgun oluruz. Bunlarında hepsi Allah’tan gelen hallerdendir. İnsanın kendi içinde her şeye ve herkese kapalı belli yönlerden ve yanlardan yolculukları vardır. Bunların da müspet olanı ve olmayanları olduğu gibi, müspet olan bir yalnızlığın dahi kime uygun kime uygun olmadığını bilmek lazımdır. Ancak bütün bunlar insanlık hallerindendir ama insan için kendi başına yaşamak makbul olan bir yaşantı değil belki özelde ve istisna olan yaşantılardandır.
Burada tabi ki insanın düşünme ve tefekkür boyutundan bahsetmiyorum. Büyüklerimizin inziva hayatına özenen kardeşlerimiz için tehlikelerin büyüklüğünden bahsetmek istiyorum.Yüce Kitâbımız Kur'ân müttaki olanlar ve mütefekkir olanlardan bahseder. Müttakilere ilmi Allah öğretip yetiştirirken, mütefekkir kendisinde bulunan kabiliyetlerin gücüne göre ilim elde eder. Bu yönüyle müttakilerin ilimlerinde hata olmazken mütefekkirler bazen isabet eder, bazen hata eder. İsâbet etmiş olsalar dahi şüpheye düşmeleri mümkündür. Müttakî basîret sahibidir. Mütefekkir ise basar (görme) ile basîret arasındadır. Safî basîrete ulaşamaz. Bir müddet inziva hayatı yaşamak isteyen bir Müslümanın, yalnızlıkta şeytanın kendisine verebileceği vesveselerin üstesinden gelebilecek bilgiye sahip olması gerekmektedir.Ancak ilim ve bilgi insanların düzelmesi için yeterli değildir. Nefs-i Emmârenin öyle kötü hisleri vardır ki insanları bildiklerinin tersine açık, açık fenâlıklara sürükler, onun için insanoğlunun ahlâkının düzeltilmesi konusunda ilimden başka hislerin süslenmesi, geliştirilmesi için pratik terbiyeler lazımdır. İşte bu noktada dînî terbiyenin bu özellikleri çok önemlidir. Genelde insanoğlunun imtihan ve onun sosyal bir varlık olması açısından birlik, beraberlik ve toplu yaşantı yaratılışına çok daha uygundur. Bu yönüyle Dinimizin en önemli bakışı güzel ahlaktır. Peygamberimiz (S.A.V) Efendimiz ’’Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim’’ buyurmuşlardır ki asıl imtihan da bundadır. Zira güzel ahlak da toplum içersinde mûteberdir. Bu Dünya’da her şey zıddıyla yaratılmış ve insanoğlunun da kemâli için yer, zaman ve şartlar dahilinde her şeyden alması gerekli olan şeyler vardır. Bazen insanlar fert ve cemaat olarak dîni ibâdet ve yaşantılarının yanında çok değişik birliktelikler oluşturmuşlardır. Belirli özellikleri ile isim yapanlar, aynı özellikleri taşıyanlarla beraber olmuşlar ilginç oluşumlar kurmuşlardır. İslam büyüklerimizin her türlü halleri hikmetlerle doludur. Onların inzivası da konuşur, susması da konuşur. Bizim konuşmamız bile belki işleri karıştırır.Bilimli olmak önemlidir ancak bundan da önemli olan maksattır. Çünkü maksat ilimden önde gelir. Bu mânadaYüce Rabbimizin bizler için rehber olarak indirdiği Kur’ân’ı Azîmüşşan ve O’nun Elçisi Muhammed Aleyhiselâmın Sünneti doğrultusunda bilgilenen kişinin konuşması da susması da inzivası da bizler için ibrettir, derstir, hayattır. Hazreti Ömer Efendimiz (R.Anh) bazı günlerde susmak üzere niyet eder, bazı günlerde de konuşmak üzere niyet ederlermiş. İmam Gazali Hazretleri Bağdat Nizâm ül Mülk Ünüversitesinde Kürsü sahibi iken bir vaaz sırasında kardeşinin kapıdan doğru“ Sen bu anlattıklarını ne zaman yaşayacaksın?” diye sormasından sonra Bağdat’tan halkın kendisini bırakmamasına karşın hacca gidiyorum diyerek ayrılıp Mısır’da bir caminin minaresinde on bir sene inzivaya çekildiği kayıtlıdır. Bunlar tefekkürle beraber elbette çok yönlü açılım ve hikmetleri olan yaşantılardır.
Genel manada Müslümanların birlik ve beraberliklerinde zâman içinde özel meşreb ve mesleklere göre guruplar oluşturdukları da malumdur. Belirli yönleriyle güzellik sahibi olan ve hatta veliyullahtan olduğu söylenen kırklar, yediler gibi gurupların yanında bahsettiğimiz türde ve şahsi bir inziva olmamakla beraber bir açıdan ve bir mânada sanki toplu olarak suskunluk siperine çekilmiş, belki bir nevî uzlet hayatı yaşayan “suskunlar meclisinin” hikmetler dolu bir hikayesini sizlerle paylaşmak istiyorum. Bir zamanlar İran'da bilginler ve şairler, 'Suskunlar Meclisi' adıyla bir topluluk oluşturmuşlardı. Üye sayısı otuz kişiydi ve bunu arttırmıyorlardı. Üyeliğin ilk şartı çok düşünmek, az yazmak ve çok az konuşmaktı. O zamanlar meşhur şair ve din bilgini Molla Câmî, bu meclisin aşkındaydı. Günün birinde suskunlar meclisinin bir üyesinin öldüğünü duyunca, onun yerine aday olmak için bilginlerin bulunduğu köşke geldi. Kendisini karşılayan kapıcıya bir şey söylemeden, ismini bir kağıda yazarak o sırada toplantı halinde bulunan suskunlar meclisine gönderdi. Meclis üyeleri bu teklifi görünce biraz üzüldüler. Molla Camî oraya layık bir bilgindi, ama ölen üyenin yerine başka birini almışlardı. Yeni bir üye için yer yoktu. Meclisin başkanı, bir bardağı tamamen suyla doldurduktan sonra Molla Camî'ye gönderdi. Zeki bilgin durumu kavramıştı. Bir damla daha olsa bardak taşacaktı. Bunun üzerine o da hemen oracıktaki bir gül dalından küçük bir yaprak koparıp, nazikçe suyun üstüne koyuverdi. Bardak taşmamıştı. Bunu içeri gönderdi. Meclistekiler bu kibar cevabın mânasını anlamışlardı: Zarif insanların yeri başkaydı. Üyeler, bu değerli bilgini de aralarına almaya karar verdiler. Başkan listeye Molla Camî'nin adını ekledi. Otuz sayısının sonuna bir sıfır koyarak, 300 yazdı. Bununla Molla Camî sayesinde, meclisin değerinin on misli arttığını belirtiyordu. Listenin son şekli Molla Camî'ye gelince, meseleyi anladı. Ancak sayının büyük gösterilmesinden hoşlanmadı. Sağdaki bir sıfırı silerek, otuz sayısının soluna koydu. Yani 030 yazdı. Alçak gönüllü Molla Camî, böylece kendisini solda sıfır sayıyor, bardağı taşırmadığı gibi, o meclisin yapısını da etkilemeyeceğini söylemek istiyordu.
Diğer üyeler bunu görünce, saygı ve hayranlıkları bir kat daha artmış olarak suskunlar meclisinin yeni üyesini selâmladılar.
Önceki dinlerde susma orucu da olduğunu düşününce ne kadar zor bir ibadet olduğunu ve bizi bundan muaf tutan Rabbımıza Hamd ederek, ancak her şeyden usulünce alınması gerekenleri de almayı Yüceler Yücesi Rabbımızın Lütuf ve Keremlerinden isteyerek, yaşamın her yön ve her anının kıymetini bilebilmeği ve hakkınca değerlendirebilmeği nasîp ve müyesser eylesin. (Âmin) Hoşlandığımız şeylerde genelde nefsin payının çok olduğunu hatırlayarakYüce Rabbimiz’den bizlere de mâna büyüklerimizin her türlü hallerinden hikmetler nasîp eylemesi ve Cümle Ümmeti Muhammed’i her türlü hayrından zengin kılması duâ ve niyazlarımla.
- “ Mü’minin kalbi malının yanındadır. Sen evvelce hayrata sarf ederek malını ahrete göndermiş ol ki arkasından senin gitmen güç gelmesin.”buyurmuşlardır Yine Aişe validemiz Peygamber Sallalâhu Vesellem Efendimize kesmiş oldukları kurbandan çok az bir şey kaldığını, gerisini dağıttıklarını söylediğinde: “Değil mi ki Allah Rızası için sadaka verilmiştir, emîn ol ki hepsi bakîdir.” buyurmuşlardır. Öyleyse kişinin gerçek malı ancak ahirete transfer ettiğidir desek yeridir. Ebu Hureyre ( RAn.) Efendimiz bir alak yaparlarken Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz " Ey Ebû Hureyre korkarım ölüm size bunun tamirinden daha kısa bir zamanda gelir" buyurmuşlardır. Buna göre Sahabe Efendilerimizden taş taş üzerine koymayanlar çıkmıştır. Kıymetli Hocam bu konuyu anlattıklarında Sahabe-i Kiram Efendilerimiz için "Onlar din kaygısıyla yaşayan insanlardı" diyerek durumumuzun ne kadar zayıf olduğunu hissetmemizi sağlamışlardı. İnsanoğlu olarak elbette ki Dünya’mızı onarıp, îmar etmekte ve âhretimizi ise tahrip edip bozmakta iken, elbette îmar edilmiş yerden, harabe bir yere gidiş bizim için arzu edilmeyecektir.Bu durumda Âhretini îmar eden Allah dostları için orada hazırlanmış bulunan güzelliklere can atmak, ölümü bir hediyye gibi görüp Rabbına kavuşmak ve bu gününü bir düğün günü gibi kavuşma günü olarak görmek, Bu Dünyalarında âhrete bir damat gibi hazırlanmalarından geçmektedir. Yüceler Yücesi Rabbımız biz kullarını kazanç noktasında sorguladıktan sonra tabiri caizse; hadi kulum bu rızgı ben sana yazmıştım ama gel bunu nasıl harcadığına bakalım buyurulacak ve bu durumda malımızın hesabı ve kitabının bizim onun yakasını bırakmadığımızdan dolayı, onun da ahrette bizim yakamızı bırakmayacağı ortaya çıkacaktır. Bu konuda Davut oğlu Süleyman Peygamber hariç herkes hesap görecektir. Allah Teâla Hazretleri O’ nu malı konusunda müstesna kılmıştır. Çünkü hakkında: “ Bu bizim vergimizdir. Artık dilediğine hesapsız ver, veya tut. ” Buyrularak bu âyet hakkında Süleyman Peygamberin (A.S) malından dolayı hesaba çekilmeyeceğini, bu malın gaîlesinden hem bu Dünya, hem de Âhretinde emîn olduğu söylenmiştir. Kıymetli kardeşlerim eskiden dilenciler “Yok mu âhiret için azık gönderecek olan.” diyerek kapı çalarlarmış. Şimdilerde bu hatırlatmayı yaparken kendimi eski dilenciler kadar dahi sevimli bulamadığımı itiraf ederek Yüceler Yücesi Rabbımız cümlemize hayırlı ve hayırlarda harcayabileceğimiz rızıklar ihsan etsin diyorum. Ebedî hayat olan âhireti sevdirsin, geçici ve fâni olan bu dünya arzularından sükûnet buldurup, dini yaşantımızı ulvî mertebelere eriştirsin. (ÂMİN)
Ahbâbabın çokluğu konusunda insanlar arasında farklı görüşler vardır. Bir kısmı ahbâbın çokluğunu, bir kısmı da azlığını savunmuşlardır.Ahbâbın çokluğunu savunanlar hükemânın şu sözleriyle fikirlerini teyit etmeğe çalışmışlardır.
Evet; Hükemâdan birine sormuşlar
“Asayiş neden ibarettir?”cevap vermiş:
“Şansın yaver, sultanın izzetli ve kardeşlerinin çokluğundan ibarettir. Kişinin dost ve kardeşlerinin çokluğu, onun süs ve zînetidir.” Buyurmuşlar.
Külfet ve ağırlığın azaltılması, ayrılık ve çekişmelerin hafiflemesi içinse mümkün mertebe dostların azaltılması lüzumunu tavsiye edenler ise sözlerini kuvvetlendirmek için aşağıdaki sözleri nakletmişlerdir:
İskender:
“Seçip denemeksizin dostları çoğaltanlar bir takım ağır taşları yüklenmeye çalışan ahmaklara benzerler. Seçme ve araştırma da üşenmeyip dost edineceği zevâtın husûsî durumlarına ince elekten geçirerek mümkün mertebe azaltanlar; mücevheri seçip araştıran bahtiyarlara benzer.” Demiş.
Ömer bin As:
“Ahbâbı çok olanların alacaklılarıda çok olur”buyurmuşlardır.
İbrahim bin Abbas ise:
“Dostlar da ateş gibidir; azı yarar çoğu zarar verir.”
Bu gün güncel olayları takip ettiğimizde dahi düşmanların en çok da dostlardan çıktığını net bir şekilde görüyoruz. Bu mânada düşmanın başka yerden gelmesi istisnadır. Hastalıkların yeme ve içmeden geldiği misali ortada iken ahbâbları çoğaltmağa çalışmak nefret ve pişmanlıklarıda çoğaltmak olacaktır. Zira nice çok vardırkinefret ve pişmanlıklarıda çoğaltır. Nice az vardır ki arzu ve isteği doğurur.
“Gönle tasa ve kaygı hayâlinden gelir, sevgiliden gelmez
Sitem hep tanıdıklardan gelir, yabancıdan gelmez”(Muallim Nâci)
Ediplerden birisi şöyle nasihat etmiştir:
“Yar seçip dost bulmada dâima dikkat edeceğin şey, kendine yardımcı ve yarar olacak kimseleri çoğaltmak olsun. Yoksa sayısını çoğaltmak değil. Menfaat kazanma olsun, topluluk kazanma değil. Sana faydalı tek dost, faydasız koca bir kalabalıktan iyidir.”
Dostluk kaide ve sebeplerinin biride insanların birbirine uygunluk ve benzerliğidir. Fazla akıl, zekâ ve anlayışın da insanların dostluklarının azlığına sebep olduğunu bilmeliyiz. Zira yukarda belirttiğimiz gibi dengini bulmak zorlaşacaktır. Her şeyin kıymetlisi azdır. Bu az gösteriyor ki değerli kimselerin dostları azdır. Çünkü onlar kendileri de azdır. Eşi ve benzeri çok olanlar ise akıl ve iz’anca noksan olanlardır. Herkes kendine uyana yakın ve dost olagelmişse de aklı çok olanların benzer az bulunmaktadır. Gerçek dost edinmeğe çalışacağımız kişilerin Allah dostları ve âlimlerden olmalarına çaba sarfetmeliyiz. Zira Sevgili Peygamberimiz âhir zamanda garip (yalnız) kalacak şeyleri sayarken bunun içinde âlimleri de saymıştır. Bizler onların yalnız kalmalarına râzı olan bir toplum durumundayken dostlarımız çok olsa ne olur olmasa ne olur?
Sevgili Peygamberimiz ise "Gerçek dost dörttür" buyurarark dostun çok olabileceğini ama gerçek dostun az bulunabileceğini belirtmişlerdir. Yüceler Yücesi Mevlamız kendine dost olan ulvî kullarından, hamurumuza, madenimize uygun kaliteli dostlar nasîp etsin. Dost bildiklerimizin yağma ve talanından muhafaza eylesin. Allah onun için hiç bir yerde yıkılma göstermesin. Çehresi güzel ahlakı çirkinlerden, vücut binaları ma’mur akıl binaları harap olanlardan, berrak sular misâli olup tadı acı olanlardan, dışının ihtişâmı içinin pisliğine uymayanlardan Rabbimize sığınıyoruz. Yüceler Yücesi Rabbimiz cümlemizin ahlâkını güzelleştirsin, kötülerin şerrinden muhâfaza buyursun.(Âmin)
Allah'ım sen bağışlayıcısın, bağışlamayı seversin, bizleri bağışla. Peygamberimiz ( S.A.V ) Efendimizin yüzü suyu hürmetine, Yüce Kelamın, Kerem ve Lütufların hürmetine, bizi kurtuluşa erenlerden kıl. Ümmet-i Muhammed'e hayırlar ihsân eyle. (Âmin)
Ülküsüz Yaşamak ülkesiz yaşamaktan daha vahimdir. Ülküsü olmayanın ne ülkesi, ne de ilkesi vardır.Zira ülkü, ilkeler yumağının kutsiyet mahsenidir.
(Musa ÖZDAĞ)
" Saygıdeğer Hocam, Musa ÖZDAĞ Beyefendinin
Yayınlanmış eserleri;"
"1- Feyizlerden Damlalar,"
"2- M. Feyzi Efendiden Feyizler (1.2.3.4.5.6.7.
Ciltleri)"
"3- Feyizler Sultanı Mehmet Feyzi Efendi, gibi
eserlerinin yanında;"
"Kıymetli Hocamın çok zor konularda dahi çok
kolay ve anlaşılabilir şekilde açıklıklar getirdiği, 1989 yılından bu yana
devam ede gelen sohbetlerinden derlenen,"
"4- Duygular ve
Düşünceler,"
"5- Kavramlar ve Yorumlar, adlı eserleri de
yayınlanmıştır."
"6- Tuzaklar ve Uyarılar,İblisin her türlü oyun ve tuzaklarına karşı, ilgili bütün ayet ve hadisler ile uyarıların ele alındığı bir şaheserdir"
"Ayrıca basılmağa hazır eserleri
olarak;"
"1- Osmanlı Şeyhülislamlarından İbn-i Kemal
Hazretlerinin Risale-î Münire adlı eserini Arapca kurs talebelerine okurken
yapmış olduğu açıklamalar ve yorumları,"
"2- Yirmi beş seneyi aşkın bir süredir okumakta olduğu
ve artık son iki cüzüne gelinmiş olan;"
" Nesefî Tefsiri."
"3- Rasûl-i Ekrem Efendimizden Hadis sohbetleri,
basılmağa hazır ve de hazırlanmağa devam ede gelen eserlerindendir. Kıymetli
Hocamın bu eserlerini gerçek kaynaklarından okumak isteyen ve sohbetleriyle
ilgili kaset ve Cd.’lere sahip olmak isteyen kardeşlerimiz
’’Kutlu Bilgi Araştırma ve Dayanışma derneği. Büyük Çarşı. No:27
- KASTAMONU - Tel:0 366 212 06 12'' Ve ya;
’’kutbilder@gmail.com’’ adres veya telefonları ile
irtibat kurabilirler.
Veda Hutbesi
Bismillahirrahmanirrahîm
EY
İNSANLAR! Sözümü iyi dinleyiniz.Bilmiyorum, belki bu seneden sonra
sizinle burada ebedi olarak bir daha birleşemeyeceğiz.
İNSANLAR!
Bu günleriniz nasıl
mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz
(Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız da öyle
mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.
ASHABIM!
Yarın
Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak
sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin
boynunu vurmayınız! Bu vasiyyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara
bildirsin! Olabilir ki bildiren kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi
anlıyarak muhafaza etmiş olur.
ASHABIM!
Kimin yanında bir
emanet varsa onu sahibine versin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın
altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de
zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahilliyetten
kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz
de Abdulmuttalib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir.
ASHABIM!
Cahilliyet devrinde güdülen kan dâvâları da tamamen kaldırılmıştır.
Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu (amcazadem) Rebia'nın kan
davasıdır.
İNSANLAR!
Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda
yeniden tesir ve hakimiyet kurmak gücünü ebedi suretle kaybetmiştir. Fakat
siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız
bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!
İNSANLAR!
Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta
Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emaneti olarak
aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal
edindiniz. Sizin kadınlar üzeridne hakkınız, onların da sizin üzerinizde
hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki
hakkınız, onların, aile yuvasını,
hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız
herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe döğüp
sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, memleket
göreneğine göre, her türlü yiyim ve giyimlerini temin
etmenizdir.
MÜ'MİNLER!
Size bir emanet bırakıyorum ki
ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet Allah Kitabı
Kur'andır.
MÜ'MİNLER!
Sözümü iyi dinleyiniz ve
iyi belleyiniz! Müslüman müslümanın kardeşidir, böylece bütün müslümanlar
kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz başkasına
helal değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisine vermiş
olsun...
ASHABIM!
Nefsinize zulmetmeyiniz. Nefsinizin de
üzerinizde hakkı vardır.
İNSANLAR!
Allah Teala her hak
sahibine hakkını (Kur'an'da) vermiştir. Varise vasiyet etmeğe lüzum yoktur.
Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır.
Babasından başka bir soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına
intisaba kalkan nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün
müslümanların ilencine uğrasın! Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne
tevbelerini, ne de adalet ve şahadetlerini kabul eder.
İNSANLAR!
Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem'in çocuklarısınız,
Âdem ise topraktandır. Allah yanında en kıymetli olanınız, O'na en çok saygı
göstereninizdir. Arabın Arap olmayana -Allah saygısı ölçüsünden başka- bir
üstünlüğü yoktur.
İNSANLAR!
Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?
"-Allah'ın
elçiliğini ifa ettin, vazifeni yerine getirdin, bize vasiyet ve öğütte
bulundun diye şahadet ederiz." (Bunun üzerine Resûl-i Ekrem mübarek şahadet
parmağını göğe doğru kaldırarak sonra da cemaat üzerine çevirip indirerek
şöyle buyurdu.)
Şahid ol yâ Rab!
Şahid ol yâ Rab!
Şahid ol yâ Rab!
أعوذبالله منالشطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم
الحمدلله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنامحمدوعلى اله وصحبه أجمعين
"El hamdülillâhi Rabbil Âlemîn. Vessalâtu vesselâmu alâ rasûlina muhammediv ve alâ âlihi ve sahbihî ecmaîn."
"Estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah el azîm el kerîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyül gayyûmü ve etûbü ileyhi sübhâneh."
"Yâ Rabbî! Bizlere her iki âlem de af ve âfiyet ver. Bizim hâlimize bakarak muâmele etme. Kendi ikrâm ve ihsânına göre bize muâmele eyle."
"Yâ Rabbî! Kerem ve lütfunla hidâyet ettiğin kalbi tekrar dalâlete, sapıklığa meylettirme. Yâ Rab! Sahabe-i Kirâm Efendilerimizi, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn Efendilerimizi rahmet eyle, bağışla, Bizleri de onların şefâatlarına nâil eyle"
"Peygamberimizin (S.A.V) Efendimizin sana sığınmış olduğu cümle âfetlerden, Deccalin fitnesinden, kazânın kötüsünden, çoluk çocuk ve eş fitnlerinden, kabir azâbından, korkaklıktan, acizlikten, tembellikten, cimrilikten, nifaktan, şikaktan, zenginlik ve fakirliğin âfetlerinden, giren ayın şerrinden, nefsimizin şerrinden, gecenin şerrinden, yaşlılığın şerrinden, kabul edilmeyen duâdan, faydasız ilimden, tartışma ve münakaşalardan, malımızın mekrinden sana sığınırım."
"Yâ Rabbî! Celâlinden Cemâline, Azabından affına, Sen'den yine sana sığınıyorum. Belâları bizden sarf eyle, çevir ve değiştir."
"Ey affı çok olan, günahları örten Rabbim! O günahlar dolayısı ile bizden intikam alma. Bize azâb etme."
"Yâ Rabbî! Biz nefis ile şeytana tâbi olduksa da sen bizlere azâb etme, bizi bağışla."
"Yâ Rabb, muhakkak ki ben kendime çok zulmettim, çok günâh işledim. Günahları ise ancak sen afv ü mağfiret edersin. Hakkıyle Gafûr ve Rahîm ancak sensin. Beni kendi indinden bir fazl u keremle afv ü mağfiret eyle ve bana lütf u ihsanınla merhâmet eyle"
"Ey mahlûkâtın, yaratıkların, canlıların ihtiyâcını gideren Rabbim! Sen varken hiç bir kimseyi hatırlamak ve ondan bir şey ummak lâyık değildir. "
"Ey mağfiret edici! Bizi mağfret eyle, Ey Rahmet edici! Bize Rahmetinle muâmele eyle. Bizi affet. Ey yardım isteyenlerin yardımcısı! Bizi hidâyete çıkar. Peygamberimiz (S.A.V) Efendimizi Makâm-ı Mahmûda ulaştır. O'nunla bizim gözümüzü aydın eyle. Bize Îmânı, Dîn-i Mübîni İslâmı sevdir. Devletimizin başına basîretli devlet adamları nasîp eyle. Ey affetmeyi seven Rabbim! Bizi affeyle. İsyân derdimize çâre eyle."
"Ey ihsânı çok olan Rabbim! Cefâ içinde geçip giden ömre merhamet et."
"Yâ Rabbî! Rûhumda bir ilim katresi var. İlâhî onu hevâ rüzgarıyla ten toprağından muhâfaza eyle. Yâ Rabbî! ilmimizi artır, Katından bir hikmet nasîp eyle, Hayrın her çeşidinden bizleri zenginleştir. Kur'ân'ı Azîmüşşanın sırlarına bizleri mazhar eyle. ''Allahümme vaşrah sudûranâ'' sırrıyla gönüllerimizi genişlendir. Kalplerimizi tenvîr eyle, ibâdetlerimizi ikmâl eyle, eksikliklerimizi tamamla, Vücutlarımızı nurlandır. Kaşımızı, gözümüzü, kirpiğimizin ucunu dahî nurlandır. Bizleri has rahmetine dahil eyle, Bize bu Dünyada da hayırları, âhirette de hayırları ihsân eyle. Salih evlatlar ver, rızkımızı geniş ve tayyip rızık eyle."
"Ey Yüceler Yücesi! Bizleri ilim yolundan, ilmin eşğiğinden ayırma. Hocamızı bizlere halîl eyle. Derecelerini âlî eyle. O'nun ilmini artır. O'nun ilminden bizleri feyizlendir. Bizleri yolunda sevip, sevişenlerden eyle. Cümlemizi ve Cümle Geçmişlerimizi bağışla. Bediûzzaman Sâid Nursî ve Mehmet Feyzi Efendilerimizi rahmet eyle. Cümle Nur Talebelerini de Sevgili Habîbin yüzü suyu hürmetine bağışla, bizleri O uluların şefâatlarına mazhar kıl."
"Yâ Rabb! Bize nîmetini tamamla, âfiyetimizin devâmını ve son nefeste güzel bir ölüm ile sana kavuşmağı nasîb eyle. Duâlarımız kabûl ve makbûl eyle. Mahlûkatın zerreleri adedince ve onların aldığı nefesler adedince Salât-ü Selmlarım Peygamberimiz (S.A.V) Efendimizin üzerine olsun. Ey Yüceler Yücesi Rabbim, Sana Sonsuz Hamd ve Senâlarımı sunuyorum . Seni hakkıyla yücelemekten âcizim. Seni Peygemberimiz nasıl yücelediyse sen öylesindir. Yâ Rabbi! Sen kendini nasıl yüceledinse öylesindir. Peygamberimizin hamd ve senâları gibi, O'ndan kabûl ettiğin gibi, hamd ve senâlarımızı bu aciz kulundan da kabûl eyle. Duâlarımızın kabûlü için ve Allah Rızâsı için, El Fâtihah. (Âmin)"